Yunuslar

Sabahın 6.15'inde çalan saat ile yataktan sıyrılıp banyoya gitmek arasında en fazla 10 dakika kaybedebilirim. Yoksa servis kaçıyor.

İşte böyle günlerden biri...

Hızlıca kalkıp hazırlandım. Bezginlik diz boyu. Ruh ve beden senkronize olamamış daha. Sonrasında beden giyinip servis beklemeye başladı ama ruh halen evin içinde dolanıyor; çocukları kokluyor, evi toparlıyor, eşine hoşçakal diyor.

Servise binip, Anadolu yakasından Avrupa yakasına gitmek üzereyken ruh bedene yetişti. Gözlerim fel fecr okur şekilde etrafı seyrederken ulaştık köprüye. Köprüden geçerken hep çok heyecanlanırım. Bir sürü şey görmeye çalışırım. Köprünün ayağındaki bir apartmanda yaşayanların neler yaptıklarını izlerim. Kar yağınca siyah-beyaz gibi görünen görüntüye, bahar gelince çiçekli giysilerini giyen Boğaz'ı severim. Ama bu kez başkaydı. Daha önce hiç görmediğim bir şey oldu... 10-15 tane yunus, önlerinde bir balık sürüsünü kovalıyor! Yunuslar atlıyor, balıklar havalara zıplıyor. Yunusların seslerini mi duyuyorum ne! Balıklar takla atıyorlar. Evet evet... Resmen takla atıyorlar... Ve ben bütün bu olanları adeta gözlerime dürbün takılmışcasına yada bir sandalın içinde onların yanındaymışcasına izliyorum, soluk almadan...

Birisiyle paylaşabilmek için yanımdaki arkadaşıma dönüyorum ama uyuyor. Bakıyorum arkamdaki arkadaşım uyanık. Ona gösteriyorum yunusların coşkusunu, hem de onlardan daha büyük coşkuyla. Cevap "a-aa, ilginç".

Yok yok, ben bu gezegende yaşamıyorum galiba. Veya mübalağa sanatını fazlaca seviyorum.

Olmaz! Daha coşkulu olmak gerek. Onlarla atlamak gerek ruhunun derinliklerinde. Taklalarına eşlik etmek gerek. Köprüden geçip Levent sapağına geldikten sonra açan mimozaları görüp, çiçeklerin arasına dalan kuş olmak gerek. Sonra gökdelenlerden birisinde, altın kafeste ki kuş rolünü alıp oradan bakmak gerek mimozalara. Yakın zamanda gelecek erguvanları beklemenin heyecanıyla...

Coşku şart!

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !